Cahit Arf Köşesi

 

Arf Proje Üretim ve Yönetim Merkezi'ni kurarken isim bulma konusunda uzun süre düşündükten sonra ülkemize cumhuriyet döneminde bilimsellik, yaratıcılık, üretkenlik ve evrensellik adına kazandırdıklarıyla Cahit Arf'in adını firmamızda yaşatmanın benimsediğimiz değerler açısından en doğrusu olduğuna karar verdik. Esin kaynağımız Doç. Dr. Pervin Olgun'un da ünivesitede hocası olan Cahit Arf'in hem kalplerimize hem de uğrunda verdiği çabalara ithafen oluşumumuzu onun ismi ile yüceltmeyi umudediyoruz.

Arf Proje Üretim ve Yönetim Merkezi  


Ord. Prof. Dr. Cahit Arf 1910'da Selanik'te doğdu. Yüksek öğrenimini Paris'te, Ecole Normale Superieure'de bitirdi. Galatasaray Lisesi'nde matematik öğretmeni, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde doçent adayı olarak çalıştı. Doktorasını 1938'de Göttingen Üniversitesi'nden aldı. 1943'te profesör, 1955'te ordinaryus profesör oldu. Bu arada ABD'de Maryland Üniversitesi'nde misafir profesör olarak çalıştı ve Almanya'da Mainz Akademisi muhabir üyeliğine seçildi. 1964-66 yıllarında ABD'de Princeton'da ileri Araştırmalar Enstitüsü'nde araştırmalar yaptı, Kaliforniya Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu. 1967 yılında yurda döndü ve ODTÜ Matematik Bölümü'nde  çalışmaya başladı. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurulu başkanlığında bulundu. 1980 yılında ODTÜ'den kendi isteği ile emekli oldu.

İlk araştırması 1939'da yayımlanan Cahit Arf, cebir, sayılar teorisi, elastisite teorisi ve analiz gibi matematiğin değişik dallarında özgün ve kalıcı çalışmalar yürüttü. 1953'te Prof. Kerim Erim'den boşalan İstanbul Üniversitesi Matematik Enstitüsü müdürlüğüne getirildi.1948'de İnönü armağanını, 1974'deTürkiye Bilimsel ve Teknik Araltırma Kurumu Bilim Ödülünü kazanan Ord. Prof. Dr. Cahit Arf, 1980'de İstanbul Teknik Üniversitesi  ve Karadeniz Teknik Üniversitesi , 1981'de de Orta Doğu Teknik Üniversitesi Onur doktoralarını aldı. 26 Aralık 1997'de ölümüne kadar çalışmalarına aktif olarak devam etti.

 
 Anılarla Cahit Arf  Resimlerle Cahit Arf

Erdal İnönü

Prof. Dr., Emekli Öğretim Üyesi, ODTÜ Fizik Bölümü

Benim kuşağım için Türkiye'de bilim adamı deyince akla gelen iki isim vardı; Cahit Arf ile Ratip Berker.

kendi adıyla anılan katkılarıyla dünya çapında ün kazanmış bir matematikçiydi. Daha sonra, 1961-1971 arasındaki yıllarda, TÜBİTAK'ın kuruluşunda ve ODTÜ'de temel bilimlerin geliştirilmesinde uzun süren, verimli bir işbirliğimiz oldu. TÜBİTAK'ın, hızlı gelişmeye olanak veren reformcu bir yasayla kurulmuş olduğu genellikle kabul edilir. Bu başarıda birçok bilimcimizin payı vardır. Ama, Cahit Arf'ın katkısı bence hepsinden üstündür. Çünkü, başka bir boyutta, saygınlık ve güvenirlik boyutunda etkisini göstermiştir. Gerek bilim çevrelerimizde, gerek Turhan Feyzioğlu, Süleyman Demirel gibi siyaset adamlarımızda, Cahit Bey'in bilgisine ve içtenliğine duyulan büyük güven olmasaydı, yasa tasarısının hazırlanış ve kabulü sırasında önümüze çıkan çeşitli engelleri aşamazdık. Sonuçta TÜBİTAK ya hiç kurulmazdı, ya da çok yetersiz bir yasa ile ortaya çıkardı.

Cahit Bey, Bilim Kurulu'na, ya da araştırma gruplarına üye seçerken adayların eylemli olarak araştırma yapıp yapmadıklarına bakardı. Bir sefer, yasaya göre özel kesimi temsil edecek birisini ararken, olası bir aday olarak önerilen, Ankara'da bir vinç fabrikası kurmuş sanayici Doçent Orhan Işık'ı görmeye gitmiştik. Rahmetli Işık'ı, atölyede, işçi tulumu içinde çalışırken görünce, "tamam" demişti, "İşte aradığımız insan!". Onun deyimiyle, iyi araştırıcılar, gerektiğinde "tenekecilik" yapmasını bilenlerdi.

Kendi araştırmalarına yön veren, yol gösteren hedefin hep olaylarını, süreçlerin ya da ilişkilerin nedenlerini anlamak olduğunu söylerdi ve büyük harflerle "ANLAMAK" diye de vurgulardı. Onun için anlamak, söz konusu eğer matematikse, birtakım uzun ve karışık hesaplarla bulunmuş sonucu temel yapının özelliklerinden doğrudan doğruya sezebilmek, öteki bilimlerde de gözlenen olayı gene bir matematiksel model yardımıyla bir neden-sonuç ilişkisi haline getirebilmek demekti. Bu görüşle sosyal bilimlerde geçerli olacak matematiksel yapılar arayışını hep özendirdi.

Türkiye'de bilimin yeniden doğuşunun öncülerinden biri olarak her kuşaktan öğrencileri kendisine saygı sunmaya devam edecekler.

 

Ersan Akyıldız

Prof. Dr., ODTÜ Matematik Bölümü

ODTÜ Matematik Bölümü'ne bilim adamı olmak için girmiştim. O günler de de bilim adamı olmak isteyen çok sayıda öğrenci yoktu, yalnız olanlar bilinçli bir şekilde Cahit Arf, Gündüz İkeda ve Feza Gürsey gibi bilim adamlarını kendilerine örnek alırlardı.

Cahit Arf bizler için sadece bir bilim adamı değil, özgürlükçülüğün, yenilikçiliğin, toplumsal olaylara kendine has yaklaşımı ve cesaretiyle kararlı bir demokrat ve iyi bir yurttaş-bilim adamı olmanın sembolüydü. Cahit Hoca'nın tüm uğraşısı matematik değildi. O ülkemizin temel bilim, eğitim, teknoloji alanlarının sorunları kadar toplum yaşamamızı düzenleyen oluşumlar üzerinde düşünür, fikir üretir, söyler ve yazardı. Özgün İnsan dergisinden [1] çaldığım "Özgürlüğün Temeli" adlı yazısı Cahit Hoca'nın bu yanlarını tanımamız için katkıda bulunacaktır sanıyorum.

"Bir toplumda yasaların sağladığı özgürlük yanında kişinin kendi kendisine sağlayabildiği, hatta yasaların birçok doğal özgürlüklerin varlığını kısıtladığı hallerde bile sağlayabileceği, daha önemli bir özgürlük, bütün diğer özgürlüklerin temelini teşkil eder. Önyargılardan kurtulma diye adlandırabileceğimiz bu özgürlük, toplum yasaları ile değil, kişinin çok çetin bir iç uğraşısı ile kazanılır ve hiçbir zaman da tam olarak kazanılmaz. Gerek kişisel, gerekse toplumsal mutluluğumuzun ilk koşulu olarak kendimizi önyargılardan bilinçli bir şekilde arındırmak suretiyle her türlü özgürlüğün temeli olan iç özgürlüğe yaklaşmamız gerekmektedir."

 

Robert P. Langlands

Princeton, School of Mathematics
Institute for Advanced Study

Aslında Cahit Bey’i pek iyi tanıyamadım, ama 1967/68 yılında ODTܒdeki odalarımız yanyanaydı ve bakıp onu izleyebiliyordum. Belli ki, ilişkilerimizi anlatıp, o zamanları hatırladı ğımda, onun hakkında nispeten az, ama kendi hakkımda daha çok şey söylemiş olacağım. Türkiye geldiğimde çok genç değildim, ama hâlâ saf ve tecrübesizdim. Yabancı dillerden hiç birini konuşamıyordum, yabancı ülkeleri hiç ziyaret etmemiştim. Ortadoğu hakkındaki bilgimi ise Agatha Christie’nin polis romanlarından edinmiştim. Kısacası, oldukça cahil ve o zamanki ortahalli Türklerin hor görebilecekleri birisiydim, ama bunun farkında değildim.

Türkiye’ye geldiğimde, hakkımda ne düşündüğünü bilmediğim Cahit Bey’i, meslektaşlarımı ve öğrencilerimi dikkatle izliyordum. Ankara’ya vardı ğımda, Cahit Bey de ODTܒnün gelecekte Türkiye’deki matematik ve fen bilimleri araştırmalarının merkezi olacağı düşüncesi, coşkusu ve umuduyla oraya taşınmıştı. Gerçi orada kendisi kadar iyi matematikçiler bulmayı beklemiyordu. Kuşkusuz daha evvelki tecrübeleri bu kötümserliğinin nedeniydi, ama ben yine de böyle bir kötümserliğin tasarısının başarıya ulaşmasına engel olabileceğini düşündüm.

Muhtemelen benim gibi Amerika’dan Türkiye’ye gelen genç bir matematikçiden pek birşey beklememişti, ama onun yönettiği haftalık cebir seminerinde, bir matematiksel metni anlayıp anlatabildiğimden onu kandırabildim. Ben de Türkiye’ye gelmemden önce onun neler yapmış olduğunu bilmiyordum. Olsa olsa Arf Değişmezleri’nden haberdardım, ama uygulamalı matematikte de çalıştığını duymamıştım örneğin. Bunun ötesinde yerel sınıf cisim teorisini ilk kez Ankara’da kaldığım sırada öğrenip araştırdığım için, bu alanda yayımladığı makaleleri daha önce hiç görmemiştim; bu makaleleri ilk kez orada gördüm. Ama o benim yerel sınıf cisim teorisiyle ilgilendi ğimi öğrendiğinde o sıralarda araştırdığı ve ancak sonra yayımlayacağı fikirleri bana tahtada anlattı. Kesin olarak hatırlamıyorum ama, yalnız konuşmakla kalmayıp, beni de sabırla dinlemiş olmalı, yoksa birazdan görüleceği gibi, bana bu kadar iyi bir öğüt veremezdi. Ankara’da kaldı ğım süre boyunca GL(2) grubu üzerinde düşünüp taşınıyor, yani Türkiye’ye gelişimden hemen önce keşfetti ğim genel ilkelerin elli yıldan beri bilinen Hecke teorisiyle ilgileri hakkında kafa yoruyordum. Bu ilkeler yerel ve global sınıf cisim teorisinde uygulanabilir. Hangi ayda olduğunu artık hatırlamıyorum ama bu yılda birdenbire önemli bir şey anlamıştım. GL(2)’daki bir otomorfik forma bağlı bir Lfonksiyonunun fonksiyonel denkleminde görünen faktörü bütün “yer”ler üzerinde sonsuz bir çarpımdır. Keşfettiğim ilkelere göre Artin’in ortaya koymuş olduğu Lfonksiyonunun faktörü de benzer bir çarpıma eşit olmalıydı. Galois tarafındaki faktörleri hakkında neler bilindiğini hiç bilmediğimden, Cahit Bey’e bu konuda bir soru sordum. Helmut Hasse Ikinci Dünya Savaşından birkaç yıl sonra İspanya’da çıkan bir dergide bu soru hakkındaki belki de ilk teoremi yayımladığını öğrendim; ama bu makale o zaman çok az bilindiği gibi, bugün de hâlâ pek bilinmiyor. Belli ki çok az kişi bu yayını görmüştü. Bunun ötesinde, bu dergi çok az sayıda kütüphanede bulunabilecek cinstendi, ama Allah’a şükür, Hasse’yle iyi ilişkileri olduğundan, Cahit Bey bu yapıtı tanıyordu ve bir nüsha sahibiydi. Cahit Bey bu metni bana verir vermez, problemimi çözmeye çalışmaya başladım.

Cahit Bey sanırım Almanya’da Hasse’nin yanında çalışmıştır. Hasse’nin Bayan Arf’la Türkçe mektuplaştığını Almanya’da Alman matematikçiler tarafından az bilinir; Türk matematikçiler arasında bile pek bilinmez. Muhtemelen Cahit Bey Hasse’nin öğrenme hevesini anlayamıyor, bu çabasını yararsız gör üyordu. Kendisinin Hasse’ye Türkçe yazmış olduğunu hiç sanmıyorum. İki üç yabancı dil ustalıkla konuşurdu ama onun için dillerin sadece uygulaması önemliydi galiba. Mesela, sanki onun için böyle şeyler değersizmiş gibi başka dillerde çiçeklerin adlarını hiç öğrenmediğini söylerdi. Edebiyatı sevip sevmediğini bilmiyorum. Bir kere universitede öğle yemeği yerken Aziz Nesin’in okuduğum bir hikâyesini anlattım; bunda İstanbul’da kullanabileceği bir piyano arayan bir piyanistin çektiği acılar tasvir ediliyordu. Hikâyenin sonunda konser dinleyicilerine piyanist derdini döküp, “Türkiye’ye hayvanları koruma derneği değil, piyanistleri koruma derneği lâzım” diye çağrı yapar. Nesin’in vatandaşlarıyla alay ettiği bellidir. Cahit Bey bu hikayeyi beğenmedi. Bana Nasreddin Hoca hikâyelerinin daha iyi ve daha öğretici olduğunu söyledi. Araştırmamda Hasse’nin makalesini okuyarak çok çabuk ilerlemiştim. İlkbaharda, biraz sonra anlatacağım gibi Cahit Bey’le İzmir’e gittiğimiz zaman neredeyse problemi bitirmiştim ama daha bunun farkında değildim. Gündüz İkeda sayesinde Cahit Bey’le daha iyi tanışma fırsatım oldu. Gündüz Bey kışın İzmir’den Ankara’ya gelip cebir seminerinde bir konferans verdi. Belki o zamana kadar Türk matematikçilerini benim matematik hakkında anlaşılır bir iki şey söylebilece ğim inandırabildiğimden, Gündüz Bey Cahit Bey’le beni de konferans vermek için İzmir’e davet etti. İzmir’e uçakla birlikte gittik.

Daha önceden Cahit Bey’i diğer OrtaDoğu’lu meslektaşımlarla beraber öğle yemeği yerken ancak biraz tanıyabilmiştim. Türkçe her iki sözünden birinin “şey” olduğunu, gözlüğünü daima alnına ittiğini biliyordum. Matematik hakkında onunla çok kere konuştuğum halde, o yolculuğa değin onun kişiliğini yakından gözleme fırsatım olmamıştı. Ailesi hakkında da bilgim yoktu. O yolculuk sırasında, fertlerinin yarı Yunanlı yarı Türk olduğu ailesinden bazılarının Yunanlı sayılarak Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Yunanistan’a göç ettirildiğini öğrendim. Maalesef Türkiye’nin kurulduğu dönemi az tanıdığımdan ailesi hakkında daha çok şey öğrenebileceğim bu fırsatı kaçırdım. Anneannesinin veya babaannesinin, anımsamıyorum şimdi, yer masada parmaklarıyla yemek yediğini öğrendim, ama kuşağı için bu herhalde olağanüst ü bir şey değildi. Para vermek istenmeyen dilenciye “Allah versin” dendiğini de İzmir’in bir umumi bahçesinde ondan öğrendim. İzmir’de ilk ve son defa Türkçe konferans verecektim. İzmir’e gitmeden önce, şimdi ODTܒde profesör, ama o zaman öğrenci olan Şafak Alpay’ın yardımıyla evvelce bulduğum ama henüz yayımlamadığım ilkeleri sade ama genel biçimde anlatan konferansı hazırladım. Türkiye’de kaldığım zaman süresince sadece bu ilkeleri geliştirmeye çalışmıştım!

Şimdi tam hatırlamıyorum ama İzmir’de iki gün kaldığımızı sanıyorum. O zaman hâlâ yıkık olan eski Yunan mahallesi yakınındaki küçük bir otele yerleşmiştik. İlk gün Cahit Bey’le üniversitedeki müdürlüğe uğradık. Belki de rektörlüktü. Müdürün ya da rektörün önemli bir milli kuruluşun başkanı olan Arf’la kuşkusuz konuşacakları çok mesele vardı. Onlar konuşurken, ben de pencereden çeşmeli bahçenin güzelliğini hayranlıkla seyrediyordum. Bir ara, elleri kağıtlarla dolu bir hizmetli odaya daldı. Bu kadar çok belge ancak Cahit Bey’in başkanlığıyla ilgilidir diye aldırmadan bahçeye bakmaya devam ettim. Ama hizmetli bana yaklaşınca hayrete düştüm. Anlaşılan verilen birkaç lirayı almak için bütün belgelerı imzalamalıydım.

İlk gün öğleden sonra serbesttim. Tek başıma şehri ziyaret edebilirdim. Eğitmenlik ve, en önemlisi, araştırmayla meşgul olduğumdan, İzmir’deki ziyarete kadar ailemle hep Ankara’da kalmış ve Türkiye’de gezememiştim. İzmir’de de az gezdim. Kaleye çıktım. Orada Karadeniz kıyısından bir gemiciye rastladım; onunla sigara içip gemideki yaşamından bahsettik. Sonra otele dönüp araştırmamı sürdürdüm. Otel odamda yerel faktörler üzerinde düşündüm. Birden her şeyi anladım. O odada kanıtlamak istediğim teoremin dört temel meselesinin olduğu ve her problemin bunların bir sonucu olduğu aklıma şimşek gibi düştü. Teoremi kanıtlayarak faktörün pek çok yeni niteliklerini keşfettim. Bu çok güçlükle bulunan niteliklerinden yararlanarak Deligne basit bir kanıt buldu, ama bence çok hesap içeren ve daha uzun olan kanıt gene de daha derin. En mükemmel kanıt hâlâ aranıyor. Cahit Bey’in sayesinde bu problemi Ankara’da kaldığım sürede çözüp yerel faktörün varlığını kanıtlayabildim. Belki o yıl başka bir yerde olsaydım ya da Cahit Arf İstanbul’da kalmış olup da Ankara’ya gelmeseydi, bu teorem belki de hiç kanıtlanamayacakti; en azından ben kanıtlayamayacaktım.

Ertesi sabah konferansta benden önce Cahit Bey konuştu. Açık ve akıcı konuştu. İçeriği öylesine zengin bir konuşmaydı ki zamanında bitmesi olanaksızdı. Konferansı büyük zevkle dinledim. Hemen sonra da ben konuştum. Ben de konferansımı bitiremedim. Bununla beraber ummadığım kadar başarılı oldu. Özellikle Gündüz Bey’in öğrencileri çok heyecanlıydıdar. İngilizce bilmiyorlardı. Türkçe konuşabildiğime inandıklarından konferanstan sonra çevremi sarıp pek çok soru sordular, ama ben sorularını hiç anlamıyordum. Tamamen şaşkınlaşmıştım, hiç cevap veremiyordum. Başarım başarısızlığa dönüştü.

Konferanslardan sonra vapura binip oradaki meslektaşlarla iskeledeki bir lokantaya gittik. Konuşma zorluğuma karşın çok eğlendim. Bana çok sıcak ve dostça davranan Nurettin Cengiz adlı, Orta Asya’dan yeni gelmiş efsanevi ortaçağ Türklerine benzer iri yapılı bir öğretmenle Türkçe sohbet edip sigara içiyorduk. Ben durumumdan çok memnundum ama “Onu yorma” diye, Arf Cengiz’I azarladı. Anlaşılan konferansım onda iyi bir etki bırakmıştı. Belli ki Cahit Bey benimle hiç Türkçe konuşmayacaktı ama akşam otele dönerken İzmir’de küçük bir sokakta, “dâhisin” diyerek bana iltifat etti. Dâhi olmamama rağmen veya belki dâhi olmadığımdan bugüne kadar bu övgüyü unutmadım. Yaşamımda bana dâhi diyen tek insan Cahit Bey oldu. Başka nedenleri saymasak bile hâlâ bunun için Cahit Bey benim anılarımda özel bir yerde duruyor.

 

 

 

 

 Kendi Anlatımıyla Cahit Arf
 
Profesör Cahit Arf'ın 13 Eylül 1980 günü Trabzon'da KTÜ'den onur doktorası aldığı törende yaptğı konuşma, matematiğe ilgi duymasını hazırlayan nedenleri, üstün bir bilim adamı oluncaya değin geçirdiği aşamaları anlattğı son derece ilginç ve önemli bir belgedir. Cahit Arf'ın konuşmasının bir bölümü şöyle:

        "Çocukluğumdan başlayacağım. 1910'da Selanik'te doğmuşum. Ailem sınıf değiştirmekte olan bir aile idi. Yoksul bir ailenin küçük burjuva sınıfına geçeceği esnada doğmuşum. Dolayısıyla bu tip ailelerde olan kompleksler benim ailemde de vardı. Mesela bir mahalle çocuğu kavramı vardı ailemde. Beni sokağa koyvermezlerdi. Çünkü mahalle çocuğu olabilirdim ve bu da özenilecek birşey değildi.Çünkü burjuvazi böyle istiyor. Bu hava içinde de bir çocuk kendi içine kapanıyor. Oyununu kendi başına kuruyor. Çocukluğumda mütemadiyen kağıttan oyuncaklar yaparmışım.Bu bir bakıma faydalı olmuş. Oyuncak icat ediyor ve mütemadiyen etrafımı müşahade etmeye çalışıyordum. Galiba dört yaşımda iken okula gönderildim. Okulda oyunlara katılmayan, kendi içine kapanık bir çocuktum. 1919'da Atatürk Anadolu'ya geçti. O zaman babam Ankara'ya gitti. Bir müddet sonra biz de peşinden gittik. Bu arada benim temayüz ettiğim şey okulda bilhassa gramer. Zaten henüz matematikle fazla bir alakam yok. İlk önce tekrar İstanbul'a sonra da İzmir'e taşındık. İzmir'de beşinci sınıfa geldim. İzmir Sultanisi'nde Nazmi İlter adında bir matematik hocası vardı. Bir de müdürün kardeşi vardı. Matematiğe olan ilgim o adamla başladı. O adam bana Öklid geometrisinin Pisagor teoremine kadar olan bütün teoremlerini ispat ettirdi. Şu şekilde çalıştırıyordu; teoremin hipotezlerini söylüyor, mesela şu açı şu açıya eşittir, sen bunu gösterirsin diye soruyordu. Bu şekilde Pisagor teoremine kadar geldim. Pisagor teoreminde ise hoca herşeyi söylemedi. Dedi ki: bir dik üçgenin iki dik kenarlarının karelerinin toplamından yararlanarak hipotenüsü tayin ediniz. Mütemadiyen şekiller yaptım ve ölçtüm. Bir türlü neticeye ulaşamadım. En sonunda kendisine söylemeye mecbur oldum, ben bunu göremiyorum diye. Bu sefer o anlattı ispatı..."

        "... Babam fakir olduğu için beni ucuza maletmek istiyordu.1926'da Fransız Frankında müthiş bir düşme olmuş. Dostların tavsiyesiyle ve yardımıyla bol miktarda frank satın almış. Bu franklarla benim Fransa'da okumam İstanbul veya İzmir'deki sultanide okumamdan daha ucuza geliyordu. Bunun üzerine beni Fransa'ya gönderdiler. Orada St. Louis Lisesi'ne yazıldım. Liseyi üç senede okuyacak yerde iki senede bitirdim. Fakat o zaman babamın frankları tükendi. Türkiye'ye döndüm. Maarif Vekaleti'nin açtığı Avrupa imtihanlarına İzmir Sultanisi beni namzet gösterdi. İmtihanı kazandım ve bu şekilde babamın derdi de bitti.  Ecole Normale'e girdim ve iki sene kaldım. Bitirdikten sonra Maarif Vekaleti 'Cahit, doktoranı yap öyle gel' dedi. 'Olmaz ' dedim. 'Ben gelip Kastamonu Lisesi'nde öğretmenlik yapacağım.' Döndüm fakat Kastamonu Lisesi yerine Galatasaray Lisesi'ne gönderdiler. Oradan ayrılan bir Fransız yerine ben stajyer öğretmen olarak onun yaptığı işi yapacaktım. Yerini aldığım Fransızın maaşı 600, benim maaşım da 60 lira idi. Bir sene bende etkili olan idealizm ile hocalık yaptım bu şekilde. Öğretmenler arasında eskiden nazırlık yapmış olan kodamanlar da vardı. Bunlar bana acıyorlardı ve 'zavallı 60 liraya çalışıyor'  diyorlardı. Bunların tesiriyle de olacak o idealizmimi kaybettim. O sırada da üniversite reformu yapılıyordu. Bana seni doçent namzeti olarak tayin edelim dediler. Bu sıfatla beni, Ratip ve bir de Ferruh Şemin'i üniversiteye aldılar. O sıralarda bende muvaffak olacağım hissi uyandı. Muvaffak olmak ta şu idi: alim olmak, matematikte bişeyler yapmak." (2)

        "...1932'de matematik eğitimimin okul devresini bitirerek yurda döndüğümde, o zaman Milli Eğitim Bakanlığı'nda yetkili bir görevde bulunan yaşlı bir dostumla ne yapacağımı görüşürken, kendisine gençliğin safdil idealizmi ile, bir Anadolu kasabasında matematik hocalığı dışında da ilgilenmek istediğimi, onlara mesela Karl Marx ve F. Nietsche'yi okuyacağımı, elimden geldiği ölçüde münakaşa edeceğimi söyledim. O zaman heyecanlı bir tarih öğretmeni olan yaşlı dostum hayretle, matematik, Karl Marx ve F. Nietsche arasındaki münasebetsizliğe işaret etti. Buna cevabım sadece şu oldu: 'Maksadım öğrencilerime şu veya bu görüşü telkin değil, özgür (o zamanki sözcükle hür) insanlar yetiştirmek.' "

 "...Göttingen'de hocam Hasse idi. Ona projemden bahsettim. 'Çok acele ediyorsun.' dedi. 'Sen önce şu özel hallere bak' dedi. Bu özel hallerden benim doktora tezim çıktı. Tezimde elde ettiğim neticeler benim hedefim bakımından yeterli değildi. Bir takım boşluklar vardı bir yerde ve o boşluklar bir yerde benim hedefime uyuyordu. Burada elde ettiğim neticelerden bir kısmı şimdi kitaplarda Hasse-Arf Teoremi diye geçiyor. Tezim 1938'de bitmişti. Hasse 'Bir sene daha kal, belki başka şeyler daha yaparsın' dedi. İzin alarak bir sene daha kaldım. Hasse bana 'bu problemi bırak, bu senin kafanı şişirdi, Witt'in buna benzer bir çalışması var, onunla uğraş' dedi. Witt'in yaptığı işte karakretistiği iki olan cisimler yok. Bu cisimler üzerindeki kuvadratik formlar bilinmiyor. Onun üzerine peki dedim ve bu kuvadratik formları bir hayli iyi bir şekilde sınıflandırdım. Bunların invariantlarını inşa etim. İşte Arf İnvariantı denilen bu şeyler bu ikinci çalışmamda elde edildi ve beni dünyaya tanıttı bir bakıma. O senenin sonunda Türkiye'ye döndüm. (2)

        "... İstanbul'a geldiğimde bir yerde yeni yapılacak bir binanın şerefine neşredilecek bir kitap için makale istediler. Acele determinantlar hakkında birşeyler yazdım. Önemli birşey değildi. Harp senelerinde İstanbul'a Duval diye bir adam geldi. İngiltere'den. Bir cebrik eğrinin bir noktası civarındaki singülaritelerinin hususiyetlerini belirten bir teori vardı. Duval ondan bahsetti. Yalnız bu düzlemde geçerli idi. 'Ah', dedim, 'bu iş olur', 'Üç boyutlu uzayda da n-boyutlu uzayda da, ve analize ihtiyaç yok.' Duval'e konuyu bir seminerde anlattım. Sırf cebrik kavramlarla bu işin içinden çıkılır diye iddia ettim. 'Eh yap bakalım öyleyse' dedi. Bir hafta üniversiteye gitmedim. Eve kapandım. Hafta sonunda birşeyler çıktı ortaya ve bu da dünyaya yayıldı. Bu işte bir takım halkalar vardı. O halkalara Arf Halkaları, kapanışlarına da Arf Kapanışı deniyor.  Yani bu şekilde başkasının yüzünden şöhret sahibi oldum . Fakat asıl yapmak istediğim işler beni hiçbir zaman pek fazla tanıtmadı."

        Bundan sonra kötü bir iş yaptım: çevreden alkış aradım. Bunun için de çevreden mühendislerle konuşup onların işlerini anlamaya çalıştım. Onların bir problemini çözersem beni alkışlarlar diye düşündüm. Rahmetli Mustafa İnan doktorasını yaparken kendisine şu problem verilmiş: O sırada Belçika'da bir beton köprü yıkılmış. Nedeni bilinmiyor, sebepleri araştırılacaktı. Mustafa'ya bunu vermişler. O, köprünün bir maddeden modelini yapmış, yüklemeleri koymuş üzerine ve çatlamaların başladığı yerleri tespit etmiş. Bu madde üzerinde gerilimlerin arttığı, yoğunlaştığı yerleri görmek kabil. Sonra jiletle yontmuş muhtelif yerleri ve sonunda gerilme birikimleri artık görüleye başlamış. Yani gerilme sınır boyunca eşit bir şekilde dağılmış. Mustafa'nın fikrine göre iyi köprü o profilde olandır. Bir özel hal olarak da köprü yerine bir düzlem almış, bir de bacak yapmış buna. O bacağın yapıştığı yeri yuvarlatmış ve yine o bulduğu şekilde hiç birikim almayacak biçimde yontmuş. O bulduğu profili musluktan suyun akışına benzetmiş. Bana anlattı bunları ve 'ona benzetiyorum, hakikaten idantik mi' diye sordu. Onun üzerine ben bütün problemi ele aldım. Bu problemle ilgili hepsi birbirini tamamlayacak şekilde beş altı tane yazı yazdım. Alkış da kazandım. Hatta İnönü mükafatı bunun için verildi bana. Fakat böyle alkış için iş yapmak iyi birşey değil. İnsan zannediyorum ki kendi problemini bütün gücü ile yapabildiği kadar götürmeye çalışırsa bilime çok daha iyi bir katkısı olur.  (2)

        "...Profesör Cahit Arf'ın elastisitede serbest sınır problemleriyle ilgili çalışmaları bilgim içinde  bu konudaki literatürde ilk ve tek örneği oluşturmakta ve geniş bir problem sınıfı için tüketici bir çözüm ortaya koymaktadır. Açtığı yeni ufuklar nedeniyle gerek matematikçilerin gerekse mühendislerin üzerine üşüşmesi beklenirken yurt dışında bu çalışmaların maalesef layık olduğu ilgiyi görmediği gözlenmektedir. Sanırım bunun nedeni yayınların hemen tümünün, yabancı dilde olmakla beraber, ulusal dergilerde yer alması, dolayısıyla geniş bir araştırmacı kütlesinin dikkatini çekmemesidir. Halbuki konu şimdi oldukça günceldir. Belki de yakın gelecekte başka bir araştırıcının Profesör Cahit Arf'ın bulgularını bağımsız olarak yeniden keşfettiğine tanık olacağız. "(3)

"...1963-64'te Çekmece'de iki delikanlı vardı. Birisi Kaya, birisi Ercüment. Genç ve hevesli gençlerdi. Sait Akpınar o zaman Çekmece'nin müdürü idi. Bunları benimle tanıştırdı. Çocukların hevesleri, benim de pek hoşuma gitti. Yardım etmek maksadıyla iki üç ay kadar Çekmece'ye gittim, onlarla birlikte. Onlar İstatistik Fizik ile, Plazma ile uğraşıyorlardı. Burada enteresan olan şey o çocuklarla çalışma tarzım idi. Bir odamız vardı. Üçümüz oturuyorduk. Tahta vardı.

        Tahtada da daima birşeyler yazılıydı. Birgün birimiz gelir, sabahtan akşama kadar konuşurdu. Birbirimize anlattığımız şeyler tahtada kalıyordu. Akşam herbirimiz evimizde ayrı ayrı düşünüyorduk. Hatta telefonla bile o tartışmalar devam ediyordu.Ertesi günü tekrar o düşündüklerimiz üzerinde devam ediyordu o tartışmalar. En sonunda formalizm oluştu. Yani çalışma tarzı hep böyle. Gündüz gevezelik etmek, akşam düşünmek; böyle mütemadiyen devam ediyor. Hatta bu konuşmalar giderken gelirken minibüste de devam ediyordu. Tartışmaları yaparken de kendimize mahsus bir  dil kullanıyorduk. Mesela bir kümenin içindeki parça kümelere, kümenin partisyonuna bir operatör diyelim. Zaten asıl temel kavram olarak da oydu sanıyorum. Partisyon operatörü, iki partisyon operatörü vardı o zaman. Birisinin belirttiği parçalar, parçacıklar, öbürünün parçalarını ihtiva ediyorsa, öbürünün parçalarının birleşimi şeklinde ise o zaman o birinci partisyon operatörüne öbürünün babası diyorduk ve minibüste bu dille konuşuyorduk. Ağa-babalar, çocuklar, torunlar, ... karman çorman. Birlikte şoför de vardı dinliyordu bizi. 'Hepsi deli bunların' derdi. (2)

        "...En nihayet 1963 sıralarında kendi işime dönebildim. O zaman da benim kendi hesabıma en iyi yaptığım şey zannettiğim çalışmayı yaptım. Fakat o hala tutmadı. Kimse metelik vermiyor ama bana göre en iyisi o. O sembolizmi hala benimsetemedim zannediyorum. Ama belki öldükten sonra benimserler. Ben devam edeceğim. Daha iş bitmedi..." (2)


KAYNAKLAR
(1) Masatoshi G. İkeda, "Cahit Arf's Contribution to Algebraic Number Theory and Related Fields" Ord. Prof. Dr. Cahit Arf'a 6 Kasım 1981 günü ODTÜ'de Onur Doktorası verilmesi nedeniyle hazırlanan kitapçık.
(2) Aynı eserdeki "Cahit Arf" adlı yazıdan.
(3) Şuhubi, Erdoğan, "Ord. Prof. Dr. Cahit Arf'ın Elastisite Teorisine Katkısı", aynı eser.
(4) Arf Cahit, "Özgürlüğün Temeli", Özgür İnsan, Haziran 1976.

 

 

 Cahit Arf ile ilgili Linkler
 

 

 
 
 © Arf Proje Üretm ve Yönetim Merkezi, 2004